Çürümenin Ayak Sesleri: Hadis Karşıtlığı

Haziran 20, 2020


İslami disiplinde bütün ilimlerin babası hangi ilimdir?
Hadis.
Yanlış duymadınız hadis.
Şöyle izah edeyim.

1- Peygamber efendimiz(sav), kendisine gelen vahiyler konusunda inanılmaz hassastı. Daha vahiy bitmeden evvel dilini kıpırdatarak onu kaybetme korkusuyla tekrar etmeye başlıyordu ki,gelen ayetle bu endişe ondan giderildi. (Kıyame/16) Kendisine vahiy geldiği zaman, vahiy katiplerini çağırır, yazdırır, yazdıklarını onlara okuturdu. Namazlarda yeni gelen sureleri okur, kurduğu Ashab-ı Suffe'de sahabelere ezberletir, yetişen sahabeleri İslam'ı yaymaları için çevre bölgelere muallim olarak gönderirdi.

Bu aşamada "Benden Kur'an dışında bir şey yazmayınız." sözü varid oldu. Çünkü  kendi sözlerinin ayetlerle karışmasından endişe ediyordu. Yalnızca Ebu Hureyre (ra) gibi bazı sahabelere özel izin vermişti. Ebu Hureyre (ra) zaten ayet yazmıyordu. Kaldı ki, tüm ashab onun Rasulullah (sav)'den izinli olduğunu biliyorlardı. Bu konuda Rasulullah bur durumdan rahatsız olacak diye birkaç itiraz vaki olmuşsa da, Rasulullah "yazsın, bu ağızdan yalan çıkmaz" diyerek O'na verdiği iznin arkasında durmuştur. Ebu Hureyre (ra) da sanki bu iznin çok kısa süreceğini, Rasululah (sav)'in iki yıl içinde ahirete irtihal edeceğini biliyormuş gibi, ondan birkaç kelime daha fazla yazmanın derdiyle kapısının önünde sabahlamış, gölge gibi onu takip etmiştir. Hatta bu çabalar hanımları dahil başka sahabelerde de vardı. Hatta Aişe (ra) ile evlenmeden önce dadısı Ümmü Eymen'e "ümmetimin kadınlarının din ile ilgili ailevi hükümleri benden öğrenip, onlara aktarabilecek yetkinlikte bir eş istiyorum." Demiş, bunun üzerine vefalı dadısı Aişe (ra) ile evlenmesini önermiştir. Yani hadis rivayeti, Rasulullah'ın bizzat hayatteyken, dinin uygulanabilirliğini ümmetine aktarmak için seçtiği bir yoldu.

2- Rasulullah'ın vefatından sonra, gündeme pek çok yeni mesela geldi. Hatta Rasulullah'ın aramızdan ayrıldığı o acılı 12 Rebiu'l-Evvel (8 Haziran) sabahı, sahabe efendilerimiz "peygamberler nasıl yıkanır, nasıl defnedilir?" sorularının cevaplarını arıyorlardı. Tabi ki, kendi fikirlerini tartışmıyorlardı. Acaba Rasulullah (sav)'in bu konuda hayattayken sözleri vaki olmuş muydu? Olmuştu ve nitekim hatırladılar. Hatırlamayanlar hatırlayanların vesilesi ile hatırlamış oldular. Bundan sonra süregelen hayat dinamizmi içindeki tüm yeni meselelerde, hafızalarını hep bu konuda "Rasulullah (sav) ne demişti?" diye yokladılar. Hatırladıklarını çoğu kez şahit getirerek birbirlerine aktardılar. Yeni meseleleri karara bağladılar. Böylelikle Rasulullah'ın hayatında bizzat kendi eli ile başlattığı "hadis" disiplini vefatından sonra diri kaldı. Sahabeler müthiş bir hassasiyetle, Rasulullah'tan o sözü duydukları esnada yanlarında kimin olduğunu aktarıyorlardı. Bu da modern disiplinde "kaynak" hadis ilminde "senet" dediğimiz disiplinin temeli oluyordu. Bu yolla Rasulullah (sav) döneminde karşılaşılmamış yeni gündeme, hadislerin evrensel doğrularından yola çıkılarak hükümler tayin ediliyordu. Bu sorunlar arasında "bir kişiyi öldüren bir kaç kişinin cezası nasıl olmalıdır?" da vardı,  "kıtlık döneminde hırsızlığın cezası" da.. İslam hukukunda "had" cezaları beş tanedir (evet yalnızca beş), geriye kalan tüm cezalar "tazir" cezası statüsündedir. Yani caydırıcı ve suçla orantılı olmak şartı ile yöneticilere devredilmiştir. Dört halife de yönetimde oldukları sürece bu tazir cezalarını tayin etmeden önce istişare kurulu kurmuşlardır. Rasulullah'tan devlet başkanı sıfatıyla verdiği hükümleri masaya yatırıp tek tek değerlendirmişlerdir. Bu heyete girmeyi kimse kendisi talep etmiyordu, esasen taleple olabilecek bir şey değildi. Rasulullah'ın peygamberliğinin ilk döneminden itibaren, çoğunluk savaşlarında yanında olmuş, hizmetinde bulunmuş, kendisinin "ilmi" konularda yetkin görüp vazifelendirdiği, kendi istişare heyetine aldığı kimselerden olmak gerekiyordu. Bunların içinde "Abadile" denilen 4 Abdullah vardı, Zeyd bin Sabit vardı, Rasulullah'ın ilmi kadar vizyonunu tasdik ettiği Hz.Ali vardı; asker vasfıyla temayüz etmiş kumandan sahabeler, Mekke'nin fethinden sonra müslüman olup, Rasulullah ile sohbet yeşertme imkanı olamayan sahabeler yoktu.  Büyük hadis ravisi  Ebu Hureyre (ra) ise kurulun hürmet gösterdiği büyük bir sahabe olmasına rağmen, bu kurulun yaptığı şey hadis rivayet etmenin çok daha ötesinde, ictihad yapmaya yönelik olduğu için kendisi bu kurullara dahil edilmemiştir. Bildiğimiz kadarıyla kendisinin de böyle bir talebi olmamıştır. Bütün bunlar "hadis" disiplininin doğuşunu, fonksiyonunu, hangi hassasiyetlerden bize ulaştığını göstermesi açısından kıymetlidir.

3-Hz.Ömer döneminde hadis hafızlığı öyle bir dereceye gelmişti ki, Hz.Ömer hadisler Kur'an'ın önüne geçecekler diye hadis hafızlığını bir süre yasaklamıştı. Sonrasında ise kendi torunu halife Ömer bin Abdulaziz döneminde bir milat başladı. Hadis rivayet eden (ravi)lerin hadisi Rasulullah'tan aldıklarına kaynak olarak gösterdikleri isim zincirleri (sened) ile birlikte hadis metinlerinin devlet eli ile yazılması başladı. Bu, bir milyona yakın hadisin yazılması demekti. Uzun yıllar süren bu kitabet aşaması şu sorunu doğurdu: "Şu konu ile ilgili hadisi nerede bulabilirim?" Önceleri hadisler, filanca kişinin hadisleri diye listelenerek yazılıyordu. Kimin rivayet ettiğini bilmeden hadisi bulmak imkansız hale geliyordu. Tabi ezbere bilmiyorsanız. Bir alim yüzbinlerce hadisi ezbere bilse bile insan doğası gereği hepsini ezbere bilemiyordu. Bu ilmi çalışmaları yavaşlatıyor, bir konuda hadis arayan kişinin bulmasını olanaksızlaştırıyordu. Kitap malzemesinin hala çok kısıtlı olduğunu, kitaplara çoğunlukla kütüphanelerden ulaşılabildiğini de ekleyelim. Bu durum "tasnif devri" dediğimiz süreci getirdi. İşte İslam ilimlerinin doğduğu tarihi noktadayız. Rasulullah'ın ayetleri tefsir edişini anlatan hadisler kitaplarda "babu't-Tefsir" adı ile kategorize edildi. Sonra fıkıh konulu hadisler "Sünen" kitaplarını oluşturdu. Rasulullah'ın sahabelere Kur'an öğrettiği hadisler "kıraat" ilmini oluşturdu. Evet, bugün Kur'an'ı okurken uyguladığımız tecvid kaideleri bize hadislerle ulaşmıştır. Bir adım daha ileri gidelim: Kur'an bize hadis ile gelmiştir. Şimdi biraz bundan bahsedeyim;

4- "Mütevatir" diye bir kavram vardır. Kur'an'ı tanımlarken kullanırız bunu. Hatta şöyledir: "Cebrail (as) vasıtası ile Rasulullah (sav)'e vahiy yoluyla bildirilen, tevatürle nakledilmiş, mushaflarda yazılan, okunması ile ibadet olunan son ilahi kitaptır." Buradaki "tevatürle nakledilen"  ifadesi "mütevatir" dediğimiz şeydir: "Yalan üzerinde birleşmesi mümkün olmayan bir topluluktan bir diğerine nakledilerek gelen haberlere mütevatir" denilir. İslam alimleri tevatür şartını sağlamanın en az kaç olduğu üzerinde tartışmışlarsa da, Kur'an ayetleri bu tartışmadaki "5 kişi mi, 10 kişi mi?" nin sınırına hiç girmemiştir. Zira ayetler namazda cemaatin önünde sesli olarak bizzat Rasulullah (sav) tarafından okunuyordu. Yine en az doksan bin kişinin dinlediği "veda hutbesi" bir hadis olmasına rağmen tevatür yoluyla gelmiştir. Keza "hurma kütüğünün ağlaması" olayı, Cibril hadisi..Bunlara hadis ilminde "mütevatir hadisler" denilir.  "Tevatür" kavramı bir sözün güvenilirliğindeki en üst boyutu ifade ettiği için tevatürle nakledilen bir sözü inkar etmek kişinin inkarını gerektirir. Velev ki ayet olsun velev ki mütevatir hadis. Hadis rivayetlerini genel olarak analiz ettiğimizde pek çoğunun "ahad" dediğimiz tekil bireylerden aktarıldığını görürüz. Mütevatir  hadislerin sayısı oldukça azdır. Fakat külliyen hadisleri inkar eden kişi, böyle korkunç bir genelleme ile inancına da zarar vermiş olur. Bilinçli ise ayrı bir vaka, bilinçsiz ise nede bilmeden konuştuğumuz sorunsalı ile karşılaşıyoruz.

5- Bugün çok sorulan mezheplerin oluşumuna değinmek istiyorum. Esasen bunun da çıkış kaynağı hadis ilminin düşünceye tanıdığı özgürlükten ileri gelir. Dört büyük mezhep imamı da küçük yaşta Kur'an hafızı olmuş. Sonrasında hadis hafızlığında zirveye çıkmış, hadis ekolünde söz sahibi olmuşlardır. Zaten teamülde Kur'an hafızı olunmadan hadis hafızı olunmaz. Hatta Hanbeli mezhebi kurucusu İmam Ahmed b. Hanbel'in hadis halkalarında üçbin öğrencinin olduğu, hocanın öğrenci seçerken ciddi kriterler şart koşarak halkaya öğrenci kabul ettiği bilinir. Hatta Müsned isimli hadis eseri, türünün zirvesi olduğu gibi en güvenilir dokuz hadis kaynağı anlamına gelen "Kütüb-ü Tis'a" daki dokuz kitaptan biridir. Bu dört imamın, ahad hadislere yaklaşımları birbirinden farklılık gösterdiği gibi, Allah Rasulu'nün bazı hadislerini farklı yorumlamışlar ve her biri kendi düşünce yapısını sistemleştirerek ahenkli bir bütün oluşturmuşlardır. Bazı konularda birbirleri ile hem fikir olmuşlar, bazen ayrışmışlardır. Peki neden ayrışmışlar?

6- Söz gelimi zekat. Kur'an'da zekatın kimlere verileceği tarif edilir. İyi de kim verecek, hangi koşullarda verecek, ne kadarını verecek? Bunlar yok. Zaten milyar tane detayın Kur'an'da olmaya ihtiyacı yok.Kur'an'ın bir kapağı yer kürede diğer kapağı strotosferde olacaktı. Baştan sona kimse okuyamayacak, okusa detaylardan boğulacaktı. Kıssalar da bile pek çok detay verilmiyor. Fakat Kur'an'da geçmeyen her şeye "detay" deme hakkına haiz değiliz. Çünkü Rasulullah (sav) bir postacı değildir. O'nun dindeki yetkileri "tebliğ, tebyin, teşrii, teşrii"dir. Bu en sonuncusu "hüküm koyucu" demektir. Bu yetkiyi O'na veren bizzat C.Hakk, konu ile ilgili ayetler:
Zekata dönecek olursak, toprak ürünlerinin zekatı var, peki pamuk toprak ürünü ama zekatı ne olacak. Medine'de tek yetişen şey hurma. Rivayet yok bu konuda. Kimi diyor, topraktan çıkmak diyince akla yemek gelir, pamuk istisnadır zekatı olmaz, çünkü o giyiliyor. İmam Hanbeli ise "topraktan çıkıyorsa topraktan çıkıyordur" diyor. Değil pamuk, kömür, petrol, maden hepsinin zekatı vardır diyor.  İmam Şafii ise hurma ve kuru üzüm dışında hiç bir gıdanın zekatı verilmez diyor. Burada taşınma esnasında gıdanın telef olma ihtimalini dikkate alıyor. Ki ictihadları genelde köy yaşamına paralellik arzeder. İmam Hanefi ise, nisap miktarına ulaşsın ulaşmasın, yenilebilen her türlü gıdanın zekatı vardır diyor. Yani kırk salkım üzümün varsa bir salkımını verirsin diyor, (5 vesk olmasına gerek yok) O da burada taze ve narin meyveyi telef etmeden fakir konu komşuyu faydalandırmayı baz alıyor. Daha bunun koyunu var, devesi var, altını, arsası var. Koyunun zekatında, "koyun" kelimesinin etimolojik kaynağı konusunda müthiş tartışmalar var; bu kelime kesin olarak "koyun"un nefsini mi kastediyor yoksa o koyunun "ücreti"i de olabilir mi diye? Hadisleri inkar eden bu kişi, bütün bu otoritelerin üstünde totaliter bir tutum geliştirerek, zekatını nasıl verebilecek?

7-Güzel besteler yapan bir bestekarın, güzel kitaplar yazan bir yazarın, bir kanaat önderinin, onurlu bir savaşçının özel hayatını merak eden, onun hakkında daha çok öğrenmek isteyen insanoğlunun, birisine "hayranlık" duymaya, birisini "rol model" almaya şiddetli bir ihtiyacı var. İnsanoğlunun hayallerini çöplüklerde aradığı bir çağda, İslam peygamberi, kainatın serveri, Yaratılmışların yüz akı efendimiz Muhammed (sav)'in nasıl oturduğunu, arkasına yaslamadan yemek yediğini, nasıl tane tane konuştuğunu, savaşta arkadaşlarını korumak için başkumandanların savaş stratejisi olarak pek yapmadıları halde neden öne doğru atıldığını, çocuklara selam verişini, hanımlarına tanıdığı pozitif ayrımcılığı, Hristiyanlarla Yahudilerle borç ve komşuluk ilişkilerini, kitleleri İslam'a nasıl sürüklediğini bize anlatan yine hadisler... Hadis yoksa siyer de yok. Siyer yoksa geçmişimiz de yok. En sevdiğimiz, en büyük rol modelimiz hakkında Kur'an'daki 2-3 ayetten başka hiç bir şey yok. Medeniyetini yok eden hangi topluluk var olabilmişdir? Bunu üstelik kutsalmışcasına, bir dava belleyip savunmak kime hizmet eder?

8- Bir de İmam Buhari'ye yapılan alçakça saldırılar var. Ama yukarıda yazdığım tüm satırları hiç okumadığınızı varsaysam bile, siz uslüpten bu saldırıları tanır ve yüz çevirirsiniz. Müslüman böyle yapar. İmam Buhari adını doğduğu Buhara'dan alır. Hanefi mezhebinin en güçlü iki büyük havzasından biridir bu bölge. Pek çok hadis, fıkıh ve tasavvuf alimi yetişmiştir. İmam Buhari, ilmiye sınıfına mensup bir ailenin çocuğu olarak üstün zekası ile küçük yaşta hafızlık yapmış. Sonrasında hadis hafızı olmuş. 1100 alimden hadis almış. Hadis hafızlığındaki en büyük tehlike olan "karıştırma(havt) " onda hiç görülmemiş. Böyle olunca şöhreti diğer ilim havzalarına sıçramış, kıskançlıklara, sınavlara tabi tutulmuş. Herkes hadisleri konularına göre tertipliyor iken o, "sahih" hadisleri derleme fikri ile harekete geçmiş. Başkaca kitapları da var ama bu derlemesi büyük ilgi görmüş. Onlarca şerhler haşiyeler yazılmış, baş tacı yapılmış. İmam Buhari'ye dil uzatanlar "o bölge Yahudi bölgesidir" diyor. Eee? Subhanallah Muhammed Hamidullah da Fransa'da yaşamış, gavur bölgesi çöpe atalım mı diyeceğiz? Türkiye'de deizm oranı artıyor, ne yapacağız? Artık bizden alim çıkarsa 500 yıl sonra gelen nesiller "deizm bölgesinde yaşamış, çöp" diyecek bu yaklaşımla. Rasulullah (sav) de müşrik bölgesinde iken peygamberlik verildi, böyle bir sebep-sonuç ilişkisi böyle bir tümevarım yapılabilir mi? Hangi akıl bunu kabul eder? Bir başkası İranlı diye saldırıyor. Aslen Türk'tür ama bunu tanıtmak amaçlı söylersiniz, zira "bir ırk insana üstünlük kazandırmadığı gibi, insanı daha düşük de kılmaz." Rasulullah (sav)'in "ırkçılık ayağımın altındadır, hepiniz Ademdensiniz, Adem ise topraktandır." hadislerini inkar ettikleri için mi bu saplantıya düşülüyor, pekala mümkün.

9- Hadis olmayan sözleri  (mevzu hadis) hadislerden ayırt etmek için ayrıca büyük çabalar verilmiş. Yalan söylediği tesbit edilenler, halkalardan men edildiği gibi, afişe edilmiş, bunlara sicil kayıtları oluşturulmuş. Hadis halkalarına öğrenci kabullerinde bu siciller büyük önem arzetmiş. Değişik bir hadis rivayeti geldiğinde, bunu rivayet edenler tek tek incelenmiş, bu beş kişinin hayatta iken birbirleri ile görüştüğüne dair şahitler var mı, bu kişiler meslek erbabında tanınıyorlar mı? Bu disipline ise "cerh" disiplini denmiştir."Cerh" sözlükte "alet ile yaralamak" anlamına gelir. Bir kişinin değil unutkan olması, ibadetlerine riayet etmemesi, eğer camiada tanınmıyorsa bile "o meçhuldür" diye cerh edilip hadis rivayetinde bulunmasına engel olunmuştur. Yani, bu kişi kim, mesleki liyakati nedir?" tanınmıyor. O halde ehil değil. Bunların uydurdukları sözler ise ayrıca "mevzuat" denilen eserlerde toplanmış, kalem kalem afişe edilmiştir. Bunlar olurken hala Hicri 200-300 arası yıllardayız, Avrupa kadının insan olup olmadığını tartışıyor, deliler cinli diye yakılıyor.
10- Hadis olmadan "Cuma" günü kılınacak "o" hayati namazın hangi vakitte kılınacağını, haccın farzlarını, Arefe gününü, teşrik tekbirlerini, Arafat Vakfesini, Arafat Vakfe alanının başlangıç ve bitiş sınırlarını, örneğin vakfenin neden Nemire Mescidi'nde olamayacağını, hacca gelip tam da o gün hasta olan, baygın olan kişilerin vakfelerinin durumunu, Rasulullah'ın tesbihatlarını ve hangi durumda hangi şekilde dua ettiğini, şeytan taşlama ritüelini, ihram bölgesinin başlama sınırlarını, ihramı bozan şeyleri, kadınların ve erkeklerin ihram giysilerini, ihram yasaklarını,  Kabe'yi yedi şavt ile tavaf etmeyi, günde beş vakit namazı ve bu namazların çift secdesini, tek rükusunu, kırk kıyamını, kırk Fatihasını, gusülün şartlarını, teyemmümün şeklini, hangi tür toprakta olabileceğini, namaz vakitlerinin tayinini( orta namaz ne demektir? Öğle mi, ikindi mi?) sadece ama sadece sünnetten öğrenirsiniz... Özetle sünnet yoksa, farz yoktur. Sünnet yoksa İslam medeniyeti yoktur. Sünnet yoksa, tarihimiz geçmişimiz yoktur.

11- Oryantalist dediğimiz, şarkiyatçı yani doğu bilimciler yüzyıllardır İslam'a karşı yüzlerce anti-tez üretmişlerdir. Üç yüz yıldır yayını kesintisiz süren dergileri vardır. Öyle ki Rudi Paret, Teodor Nöldeke, Moritz Steinschneider, Reinhardt P. Dozy gibi meşhur müsteşrikler, üstadları Ignaz Goldziher (lakabı şeyhu'l müsteşrikin) dahi ömürlerini Kur'an'ın reddine adamışlarken, hadisleri inkar etmemişlerdir. Hatta en vurucu olan kısmı  da şudur ki, ve dahi utancımızdır, müsteşrikler bir heyet kurmuş, uzun yıllar sürdürdükleri çalışma sonucunda hadisleri metinlerine göre, ravilerine göre, konularına göre ayrı ayrı kategorize etmişlerdir. Biz müslüman araştırmacıların hali hazırda hadis ararken veya kaynağını araştırırken kullandığı, tarihte üstüne çıkılamamış bir çalışma hala daha yapılmış değildir. Çalışmanın adı:  CONCORDANCE et INDICES de la TRADITION MUSULMANE
Bizdeki yaygın adı ise:  el-MU‘CEMÜ’l-MÜFEHRES li-ELFÂZİ’l-HADÎSİ’n-NEBEVÎ

12- Hadis yoksa, Kur'an yoktur, tecvid yoktur. Zira Kur'an en büyük hadistir. Bize aktarımı tümüyle tevatür metodudur. Tefsir yoktur, siyer yoktur, sahabe hayatı yoktur. İslam medeniyeti yoktur ve dahi İslam tarihi yoktur. Tarihi olmayanın tabi ki geleceği olamaz. Dünya tarihindeki küçük beyliklerin dahi bir tarihi varken, koskoca bir medeniyetin tarihini çöpe atmak gariptir ki, düşmanları tarafından değil,  direk o dinin mensupları tarafından üstleniliyor. Düşmanların düşmanlığı Concordance örneğinde olduğu gibi dahi bir katkı sağlıyabiliyorken, bu sığ görüşler, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak, bilgi çağında cehaleti yaymaktan öteye gitmiyor. Sırf zarar, sırf bindiği dalı kesme, sırf köklerini kurutma, sırf intihar.

Not: Bu yazı kimseyi ikna amacı ile yazılmamıştır. Birisini ikna etme çabası kadar yorucu ve bir o kadar faydasız psikolojik savaşa girmek, metotlarımdan biri değil. Bu yazı, mesnetsiz iddalar ile kafası karışan, hadis usulü kaynaklarına ulaşamayan, ulaşsa da dillerine vakıf olamayan müslümanlar için kapsamlı bir çerçeve çizebilmek amacı ile yazılmıştır. Dilerim ki kalplere tesirli olur.
Selamlar








  • Paylaş:

BUNLARI DA İNCELEMEK İSTEYEBİLİRSİN

8 yorum

  1. Merve hanım merhaba. Yazınızı okudum. Paylaşımlarınızı takip ediyorum. Benım de çok merak ettiğim bir konu hakkında görüşlerinizi detaylı araştırmanızı buraya yazmışsınız. Hadislerde hangisinin sahih, hangisinin sonradan eklendiği konusunda tereddüde düşüyorum. Ve bu yolda metod ne olmalı dıye düşünüyorum. Sizin demek istediklerinizi anlıyorum. Hadislerin tamamını reddetmek kesinlikle doğru bir davranış ve metod değil. Bu hadisler kayda geçerken orada değildik, geçirenlerin kendi görüşlerini geçirme ihtimali yok mu? Bugun bile biz müslümanlar dini kullanarak birçok kötülük yapıldığını görüyoruz. O dönemlerden günümüze gelen hadislerin daha doğrusu rivayetlerin bazıları birbiriyle çelişiyor daha da önemlisi kur an ile çelişiyor. Siz araştırmıssınız daha iyi bilirsiniz. Bir hadis sahih mi diye başvuracagımız nedir? Buhari söylediyse sahih demek buhariye güvenmek oluyor şüphesiz ama bu hadis kurana ters düşüyor deyince kurana biraz olsun güvenmiyor muyuz? Y da burada metod hatası ne? Bizim kesinlikle süpheisz doğru kabul ettiğimiz asla yanlış ve eksik olmadığını bildiğimiz tek kitap kuran ise ve bu sözleri direkt olarak, yani hadisleri, peygamberimizden duymadığımıza göre doğruluğunu neye bakıp karar vereceğiz? Başvuracagımız kuran olmalı dıye düşünüyorum. Kişilerin görüşlerinin yer almadığı tek kitap kuran. Büyük alimler söyledi diye kurana ters düşerse bunları da mı kabul etmeliyiz? Ne düşünüyorsunuz? Teşekkür ederim ayrıca değerli bilgileri paylaştığınız için

    YanıtlayınSil
  2. Elinize yureginize saglik not. Bölümunde yazdiklarinizi da cok etkileyici buldum insallah anlasilabilmeniz ümidiyle

    YanıtlayınSil
  3. O kadar güzel ve etkileyici yazmışsınız ki. Dilinize,kaleminize sağlık.

    YanıtlayınSil
  4. Dilinize emeğinize sağlık Merve Hanım tam olarak düşüncelerimi ama dile dökemediklerimi sanki beynimden çıkarıp yazmışsınız Rabbim ilminize daim eylesin selametle

    YanıtlayınSil
  5. Allah razı olsun. Emekleriniz ve çalıșmalarınız daim olsun.

    YanıtlayınSil
  6. Hocam Allah razı olsun..Hadis literatürü bu dersin tedrisatindan gecmis olanlar icin bile kolay bir konu degilken siz indirgeyerek anlatmissiniz..insallah tesirli olur..

    YanıtlayınSil