Türkiye'deki Tesettür Kutuplaşmasından Anladığım: Fıkıh Usulüne Duyduğumuz Derin İhtiyaç

Mayıs 04, 2020

Din katmanlı bir yapıya sahiptir. Bu katmanın en dış tabakasında farzlar yer alır. C.Hakk’ın farz kıldığı şeylerin ortak özelliği toplumda en asgari seviye olan insanın dahi standardına uygun olmasıdır. Dinin, kapsayıcı olmasından da ancak böyle bahsedilebilir. Örneğin 5 vakit namaz ve Ramazan orucu, her koşulda, ister uzayda olsun, ister kutupta, ister yer altında her müslümana durumdan bağımsız farzdır. Bunların daha azından söz edilemez; çünkü bunlar kişinin imanına işaret eden asgari sınırdır. “Kul” olmanın başladığı yerdir burası. Farzların açıktan yapılmasının emredilmesi, örneğin “ben namaza gidiyorum” demek, kılmayanlara hatırlatmak bakımından övülmüştür, çünkü farzları yapmak dindarlığın değil, bir borcun yerine getirilmesi anlamını taşır. Cemaatle namaz kavramı da bir yönüyle, farzların aleni olarak, hep birlikte, toplumdaki en düşkün seviyedeki insanları da içine alacak bir şekilde icra edilmesidir.

İkinci katmanda nafileler yer alır: “…Kulumu bana yaklaştıran şeyler arasında en çok hoşuma gideni, ona farz kıldığım (aynî veya kifaye) şeyleri eda etmesidir. Kulum bana nafile ibadetlerle yaklaşmaya devam eder, sonunda sevgime erer. Onu bir sevdim mi artık ben onun işittiği kulağı, gördüğü gözü, tuttuğu eli, yürüdüğü ayağı (aklettiği kalbi, konuştuğu dili) olurum. Benden bir şey isteyince onu veririm, benden sığınma talep etti mi onu himayeme alır, korurum..” (Buhari, Rikak, 38)

Burada artık zorunluluk söz konusu değildir. Fakat bir meyva düşünün. Bunun kabuğu farzlarsa, çekirdeğe doğru ilerledikçe gittikçe lezzetlenen aromalı kısmı nafilelerdir. Burada manevi zevk ve hissedişler söz konusudur. Nafilelerin farzlardan belki de en önemli farkı şudur: Farzlar aleni, nafileler gizli yapıldığında hakikatine uygun olur. Örneğin farz namazların camide cemaatle, nafilelerin evde kılınması; zekatın açıktan, sadakaların gizli verilmesi hep bu yönüyledir. Burada farzlardaki gibi “asgari sınır”lar olmadığı gibi “azami sınırlar” da yoktur. İnsanoğlu olarak nasıl ki, her birimizin, sureti, sireti, karakteri, fıtratı farklı ise “manevi kapasite”lerimiz de farklıdır. Bilmemiz gereken şey, Allah katında “biricik” olduğumuz; bunun bir getirisi olarak da, “maddi kapasitemiz” olduğu kadar bize özgün “manevi kapasitelerimiz”den de mesul bulunduğumuz.

“Manevi kapasitelerimizin” farklı oluşu ise ayrı bir aleme açılıyor. Kimimiz cömertlikten büyük bir manevi haz alıyor, kimimiz gece ibadetinden, kimimiz çok Kur’an okumaktan, kimimiz hastaya, hayvana, mahlukata hizmet etmekten manevi duyuşlar elde ediyor. Yunus’u Taptuk Emre Hz.nin kapısına götüren şey de bu. Nasıl ki rastgele 100 kitap okuduğumuzda bir meslek edinemiyor; ama bir üniversiteye gidip belli bir sürede, belli bir disiplin ve vizyonla 100 kitap bitirdiğimizde bir meslek edinebiliyorsak, manevi ilerlemeyi bir disipline bağlamanın adıdır tasavvuf. Aziz Mahmut Hüdai Hazretleri, Bursa kadılığını bırakıp Üftade Hazretlerine gittiğinde Hristiyan değildi; cahil bir adam değildi; sadece yıllardır aradığı manevi huzuru bulmak için sahip olduğu her şeyi feda etmeye hazır bir mü’mindi. Örneğimize dönecek olursak, burası ikinci katmandı, burada bir “girilmez” tabelası vardır. İlk katman olan farz sınırlar, ki işte onlara “şeriat” denir; yani “şeriat” olmadan “tasavvuf” olmaz. Yapılsa da olmaz. Yapanlar olsa da olmaz. “Şeriat” sınırlarını atlayıp “tasavvuf”a uçulmaz. Çünkü tasavvuf “şeriat” ın emirlerini aşkla, severek ve özleyerek yaptıran şeydir özünde.

Bir de hakikat var. Orayı geçiyorum. Konu o değil.

Şimdi asıl konuya giriyorum. Bizlerden beklenen ne? Bir müslüman olarak farzları büyük bir ciddiyetle eda etmek, nafilelerde de yükselmeye çalışmak.

Hiç bir evde Kur’an bilmeyen, namaz kılmayan kimse kalmasa bir müslüman toplumda; Şari'nin (hüküm koyucu) iradesi, emri bu yöndedir. Davetin de bir amacı budur. Peki davetçi, bunu yaparken ilgili hadiste geçen, kolaylaştırma ile; asgari sınırları koruma ve zorlaştırmama ile; “nafilelere teşvik etme” arasındaki dengeyi nasıl sağlamalı? Tabi ki ilk davetçimiz ve en mükemmel örneğimiz Peygamber (sav)’e bakacağız: “Gece namazına devam ediniz. Zira bu sizden önceki salihlerin ibadetidir. Çünkü gece ibadeti, Allah’a yakınlık, günahlara kefaret olup insanı bedeni hastalıklardan korur ve günahlardan uzaklaştırır.” (Tirmizi, Deavât, 101)

Bu hadisteki “devam edin” ifadesi, kendisine “teheccüd” namazı özel hükümle farz kılınan peygamberimiz (sav)’den, hem sahabeye hem bizlere büyük bir teşviktir. Var mı bir iğneleme, kınama, yargılama, gücendirme. Asla. Ama o her gece kalkıyor. Bundan daha büyük bir tesir de yok.

Konunun özeti mahiyetinde olan bir rivayet:

Talha İbnu Ubeydillah haber veriyor: “Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’e Necid ahâlisinden bir adam geldi. Saçları karışıktı. Kulağımıza sesinin mırıltısı geliyordu, ancak ne dediğini anlayamıyorduk. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’e iyice yaklaşınca gördük ki, İslâm’dan soruyormuş.

Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm):“Gece ve gündüzde beş vakit namaz” demişti ki adam tekrar sordu:“Bu beş dışında bir borcum var mı?” Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm):“Hayır ancak istersen nâfile kılarsın.” dedi. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm):“Ramazan orucu da var.” deyince adam: “Bunun dışında oruç var mı?” diye sordu. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm):“Hayır! Ancak dilersen nâfile tutarsın.” dedi. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) ona zekâtı hatırlattı. Adam:“Zekât dışında borcum var mı?” dedi. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm): “Hayır, ama nâfile verirsen o başka!” dedi. Adam geri döndü ve gider ayak:“Bunlara ilâve yapmayacağım gibi noksan da tutmayacağım.” dedi. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) da: “Sözünde durursa kurtuluşa ermiştir.” buyurdu. Veya “Sözünde durursa cennetliktir.” buyurdu.

Ebu Dâvud’da “Kasem olsun kurtuluşa erer, yeter ki sözünde dursun.” şeklinde te’kidli olarak gelmiştir. [Buhârî, İman 34; Müslim, İman 8, (11); Nesâî, Sıyâm, 1, (4, 120); Ebu Dâvud, Salât 1, (391); Muvatta, Kasru’s-Salât fi’s-Sefer 94, (1, 175)]

Allah Rasulu, gelen bu adamcağıza Hz.Ebu Bekr’den beklediklerini saymıyor. Kapasitesini görüyor; asgari olan farzları öğretiyor mu, evet, nafilelere teşvik ediyor mu, evet; kolaylaştırıyor mu, evet.

Ve belki en mühim rivayet:

“Ebû Hüreyre (ra) anlatmıştır: Ramazan ayında birisi gelerek Peygamber Efendimiz’e (asm): “Helâk oldum yâ Resûlallah!” dedi. Allah Resulü (asm): “Seni helâk eden şey nedir?” buyurdu. Adam: “Ramazanda oruçlu olduğumu bildiğim halde karımla yakınlaştım” dedi. Allah Resulü (asm): “O halde, bir köleyi hürriyete kavuşturabilir misin?” buyurdu. Adam: “Hayır, yâ Resûlallah! Gücüm yetmez” dedi. Resûl-i Ekrem Efendimiz (asm): “Peki, iki ay peş peşe oruç tutabilir misin?” buyurdu. Adam: “Hayır, yâ Resûlallah! Buna gücüm yetmez” dedi. Peygamber Efendimiz (asm): “Öyleyse altmış fakîri doyurabilir misin?” buyurdu. Adam: “Hayır, yâ Resûlallah! Doyuramam” dedi. O esnada, Resûl-i Kibriyâ Efendimize (asm) bir sepet hurma getirildi. Peygamber Efendimiz (asm): “Bunu al da sadaka olarak dağıt” buyurdu. Fakat adam: “Yâ Resûlallah! Benden daha fakir kim var ki? Medine’nin kara taşlı iki dağı arasında buna benim ailemden daha muhtaç bir ev halkı yoktur” dedi. Bu defa Kâinatın Efendisi (asm) mübarek azı dişleri görünene kadar güldü. Nihayet adama: “Bu hurmayı al, git! Ailene yedir” buyurdu. (Buhari, Savm, 30; Müslim, Sıyam, 81)

Kolaylaştırmayı geçtim, suçlu hissettirme, yargılama, üstten cevap verme var mı, yok. Bu olayın günümüzde geçtiğini düşünmeye cesaret edebilir miyiz? Buyurgan, kendinden emin, herkesin gevşek, herkesin günahkar olduğu zihni motivasyonuyla, insanlara karşı öfkeli vaizlerden birine kolaylıkla denk gelebilir, en iyi ihtimalle “git, borç al o zaman”, “bir dahakine aklını başına topla”… diye uzar giderdi bu çıkışlar, biliyoruz.

Rasulullah’ın tebliğ metodu buydu. Kendi şahıslarında takvanın en mükemmel örneği olmak için gece gündüz çabalar, vaaz ve hutbelerinde, nasihatlerinde asgari olan farzları mutlaka belirtir, fakat farzlarla kifayet etmez, nafileleri de ciddiyetle uygulayarak tebliğ ederdi. Ashap, onun dilinden farzları, hareketinden ve hayatından da nafileleri, takvayı öğrenirdi. Gece namazına kalkmak için birbirleriyle yarıştıklarına göre, bu “teşvik etme” metodu başarılı oluyor, aynı zamanda kolaylaştırılıyor; nübüvveti yanında içen sadık dost Ebu Bekr ile henüz müslüman olmuş çöl bedevisine aynı yaklaşımı göstermiyordu. İslam Dini, tabiri caizse; en güzeli değil, en kolayı farz kılıyor, en güzeli de bir ufuk olarak gösteriyordu.

Dönelim bize.

Örneğimiz bu kez tesettür olsun. Alt sınırlar bellidir. Edebin abartısı olmayacağı için üst bir sınır belirlenmemiştir. El, yüz, ayak dışındaki her yerin, bol ve iç göstermeyen, başka din mensuplarının giysilerine benzemeyen bir giysiyle örtünmesi gibi bir kıstas vardır. Nur/31, Ahzap/59 ve hatta peygamber hanımlarına hitaben gelen Ahzap/32 ve Hz.Esma hadisi olsun, Hz.Aişe’den gelen “başlarımızın üstünde kargalar vardı” rivayeti olsun, tek bir giysi tipine işaret eden tek bir delil var mı? Peki, toprağı verimsiz olduğu için her şeyi kervanlarla başka diyarlardan getiren Medine halkı için böyle bir tek tip emir tekellüf olur muydu? Giysi bulamadığı için erkeklerde asgari tesettür emri olan “diz kapağı altı” şartını sağlayamayacak kadar fakir olan Ashab-ı Suffe sakinlerinin olduğu topluma Rasulullah tep tip/tek renk giysi emri vermiş midir? Öyleyse neden bu onuda Rasulullah (sav)'den gelen bir vaaz/hutbe örneği ya da hadis bulamıyoruz?

Bir de şu rivayete bakalım: “Muâz bir gün mahallesinde yatsı namazını kıldırırken Bakara sûresini okumuş, ziraatla uğraştıkları için yorgun düşen cemaatten bazıları onu Hz. Peygamber’e şikâyet edince Resûlullah ona, “Sen fitne mi çıkarmak istiyorsun?” demiş ve namazı daha kısa sûrelerle kıldırmasını istemiştir” (Buhârî, “Eẕân”, 60, “Edeb”, 74; Müslim, “Ṣalât”, 178–179; Ebû Dâvûd, “Ṣalât”, 123, 124). İnsanların zorluk sebebiyle cemaatle namazdan soğumamaları için peygamber (sas) çok sevdiği kurra sahabe Muaz b.Cebel (ra)’ı son derece sert bir şekilde uyarıyor.

Şimdi devam ediyorum: Kur'an'da tavsiye olarak gelen "yapın" lafzı var; bireysel emir olarak gelen "yapın" lafzı var, toplumsal emir olarak gelen "yapın" lafzı var. "Bu lafızların her birinde ilahi irade neyi kastediyor?" sorusu bugünkü tefsirin ve fıkhın temelini oluşturmuştur. Bütün bu iğneyle kuyu kazmaya benzer incelemelerin sonunda, müctehidlerce bir şeyin “farz” olması kriterlere bağlanmıştır. Bir şeyin “farz”lığından söz etmek için lafızların manaya “kati” delaletinden başlayarak, onlarca şart vardır. "Bu emir lafzı kesin bir biçimde bu manaya mı gelmektedir?" sorusuna verilen cevapta en ufak bir ihtilaf olması o emri “farz”lıktan “vacip”liğe düşer. İkisi de aynı kuvvetteki yaptırımı ifade etmesine rağmen, aralarındaki fark; farzı inkar eden dinden çıkmakla birlikte, vacibi inkar edenin dinden çıkmayışıdır. Müctehidler, rivayetleri tasnif edip, değerlendirip, inceden inceye nakış gibi dokuyorlar. Şimdi, fıkıh usulündeki bütün bu muazzam denetleyici standartları bir kenara bırakıp, sahabe hanımlarımızın istisnasız hepsi böyle giyerdi dediğin (kaynağı tartışılmalı) “tek giysi” yi, “en güzel” standart olarak addediyorsun, sanki farzlar “asgariye” göre değil de, “azami”ye göre tayin ediliyormuş gibi savunuyorsun. Türkiye’nin yalnızca belli kesimlerinde kolaylıkla uygulayabildiğin bu “tek giysi” yi, kocaman dünyanın diğer binlerce ülkesinde ve şehrinde uygulanamaz oluşunu hesaba katmıyorsun. Sırf baş örtülü olduğun için 3 saat sorguda kaldığın New York hava alanında 3 çocukla, sorgu esnasında “birazdan birazdan” diyerek su bile vermeyebildiklerini de varsayarsak, sırf siyah giyimli ve peçelisin diye bunun kaç saate çıkacağını önemsemiyor ve ön görmüyorsun. “Lanetli giysi” diyip kestirip attığın “pantolon”un İskoçya gibi, California gibi deli rüzgarlı yerlerde, gözü kapalı bir ısrarla savunduğun şeyden daha iyi setrettiğini de tabi ki hesaba katmıyorsun. Böylece savunduğun şey iklimlerin, ülkelerin çoğunda kendini kül ediyor. Toplum içinde uygulanamaz dereceye getirdiğin tesettür, tesettür mü? Cenab-ı Hakk hangi hususta "en takvalı" şudur diyerek "takvaya" bir üst sınır getirmiştir? Hangi konuda "en kolay" olanı değil de "en uç" olanı farz kılmıştır?

Eğer sen Rasulullah’ın metodunu uygulasaydın, şöyle derdin: “fetvası şudur” ama ben “şu kadar daha ilave ediyorum. Kalbim daha huzurlu.” Ya da, “Her yerin vitrin güzeli dolduğu dünyada tesettürümü bir adım öteye götürmek için niyet ettim.” desen sendeki maneviyat dinleyenlere zaten tesir eder ve harekete geçerlerdi. Asgariyi tebliğ etmiş olacak mıydın, evet; takvaya teşvik etmiş olacak mıydın, evet; kolaylaştırmış olacak mıydın evet. Amaç bu değil mi?

Şimdi fetvasını söyleyen insanları “insanları takvaya teşvik etmiyorsun?” diye eleştirdiğinde peki sen fetvayı gizleyerek, “peygamberden daha takvalı olma” rolünü üstlendiğinin, helali haram kıldığının, dini Allah’tan daha iyi bilme diye bir tehlikeye yanaştığının farkında mısın? O gün de böyle yaklaşanlar vardı. Bir örnek daha olsun:

Bir kadın Hz. Âişe’ye sordu: “Hayızlı kadının hayızdan temizlendikten sonra hayız zamanında kılamadığı namazları kaza etmesi gerekir mi?” Hz. Âişe şöyle cevap verir: “Sen Haruriyye misin (Haricilerden misin?). Biz Peygamberin (a.s.m.) yanında hayız âdetini görürdük, sonra temizlenince guslederdik. Peygamber (a.s.m.) namazı kaza etmemizi bize emretmezdi.” (İbni Mâce, Taharet: 119)

Görüldüğü gibi hiç bir esası olmamasına rağmen daha Hz. Aişe döneminde muhtemelen “takvalı” olmak isteyen insanlar enerjilerini yine yanlış yere yönlendirmişler ve bu sözleri Hz. Aişe’ye kadar ulaştırmışlardı. Böyle zorlaştırmayı maharet sayanlar, Hz. Peygamber döneminde de var olup, mübarek şahsiyetlerini de yormuşlar, ve bu kişiler artık gruplaşmışlardı. Bu soru Hz. Aişe’ye o grubu hatırlatmıştır.

Neyi, niye yaptığını bilmeden; bir farzı mı icra ediyor, bir sünneti mi, müstehabı mı, ayırt etmeyi gerekli görmeden, “din anlatan” kişi, insanları takvaya mı yönlendiriyor, zorlaştırıyor mu, nefret mi ettiriyor; bunu da bilmiyor. İnsanlardan belki hayatlarını kurtaracak fetvayı gizleyerek ya da hiç öğrenmeyerek “ilmi sorumluluğun” neresinde yer alıyor, düşünmüyor bile. Kendisini dinleyen insanlar, bu şartlanmışlık içinde yine tesettür örneği üzerinden gidersek, başka türlü yapan dünya müslümanları için, ki bu gruba Endonezya, Malezya, Hindistan, Pakistan, Türkiye, İran…gibi onlarca farklı ülkedeki farklı örf ile örtünen milyonlarca kadın giriyor! Durumu idrak edebiliyor musunuz? Hadi şimdi yukarı çıkın ve hadisleri tekrar okuyun. Ümmet-i Muhammed’in tesettür emrini yerine getirebilen hanımları dünya çapında yüzde biri bile bulmuyor! Bütün bu şartlanmışlık ve ayrıştırma içinde kalkıp “cilbab” çok anlamlı bir kelimedir; “işte sözlük, işte tefsir, buna uyan her şey caizdir, şu sebeb-i nüzulüdür, şu da hükmüdür.” diyen bütün müctehidler gevşek(!) ve bu müctehidlerin eserlerini inceleyen, görüşlerini isabetli bulan herkes aklını fazla(!) kullanıyor. Böylesi şiddetli bir cehaletle muhatap olursanız siz “çarşaf zorunluluk ifade etmez, bu şart pek çok giysiyle sağlanabilir” dediğinizde, fıkıh usulü disiplininin hiç adını duymayan muhatabınız; adeta çarşafa “haram” demişsiniz gibi; öfkeli, tutarsız, duygusal eleştirilere maruz bırakır sizi. Daha saldırgan olanları sizi “küfre düşmekle” yargılar ve bu konudaki hadis: “Hiç kimse, başka bir kişiye fasık (yoldan çıkmış sapmış) diye söz atamaz, kafir diyemez. Eğer fasık dediği kimse fasık, kafir dediği kimse de kafir değilse, bu sıfatlar muhakkak onları söyleyen kimseye döner.” (Buhari,Edeb,44)


Bir diğeri de, “senin yüzünden küfre düştü, sebebi sensin” diyerek, ilim meclisini çocuk kavgasına çevirir. Çünkü burada "hep"ler ve "hiç"ler vardır. Müctehidleri yalanla, okuyanı “aklını çok kullanmakla” yargıla, duyurana “söv”, seni dinleyen kitlelere asla usul öğretme, bilginin kaynağını sorgulatma, başka türlü yapanı her fırsatta aşağıla. Allah Rasulu fazla mı müsamahalıydı?

Bütün bunları yazmamın sebebi, yalnızca bir nüans ile biz başka türlü bir toplum olma fırsatını kaçırmamız; o nüans da Rasulullah’ın yukarıda izah ettiğim metodunu kenara bırakmamız. Çarşaf giyenlere bu motivasyonla değil “güzeldir” diye teşvik etselerdi… Eşcinsellerin dev gibi organizasyonlarda medyanın her imkanını kullandıkları, “onur” kelimesini çaldıkları bir dönemde, bir olmamız gerekirken, kılıçlarımız yoktan yere birbirine çekilmiş olmazdı. Tesettür Allah’ın onlarca farzından biridir. Ne tesettürsüz olur, ne de tek tesettürle. İslam’ın tek farzı yalnızca çarşaf giymekmiş gibi İslam'ın geniş çerçevesini de daraltmazdık. El ele olmamız gerekirken, "takva yarıştırma" gibi garip bir üstünlük yarışına girmiş olmazdık. Kadınlar hangi "nass" ile kültürlerine ait giysilerle asla tesettürlü sayılamıyorlar?

Geldiğimiz noktada, herkes ayrı telde, herkesin yaptığı yegane doğru, ayet ve hadis konuşmak tehlikeli; ciddi konulara girmek cesaret ister. Lezbiyeni, gayi, transı, pedofili ile sapığın alayı birleşip, ciddi konuları bizim yerimize saygılı bir şekilde konuşur, ailemizin ve çocuklarımızın geleceğine bomba atarlar ama önemli değil. Konuşmamız gereken tek şey, usul-ü fıkıha muhalif olarak çarşafın aynı anda hem farz olduğu, yani alt sınır olduğu; hem "takva" olarak aynı anda üst sınır olduğu, fetvayı gizleyenin sorumlu olmadığı, ama; fetvayı söyleyenin kesinlikle vebalde olduğu. Yaptığımız şey, “senin bu sözlerinden sonra bir kişi gerek yokmuş diyip çarşafı çıkarırsa, senin sonun olur” diyerek “yanlış motivasyonla” örtünen kadınların bilinçlenmesine karşı, korku ve tehdit dilini, “aksi görüş” söyleyen herkes üzerinde hakim kılmak, şahıslar adına reddiyeler yazmak. Sakin ol. Farz ise, farz olmanın şartları belli. Bunları ben belirlemedim, sen de belirleyemezsin. Farz ise, rivayetler orada, isbatı sana gerektir. Diğer ihtimal, bu giysi, nafiledir, takvadır. Ve burada zorunluluk yok, gönüllülük var. Giyen insanın bunun nafile olduğunu öğrenmesinden neden korkuyorsun? Şöyle der miydin: “Neden insanlara kuşluk namazının nafile olduğunu ve 2 rekat olarak da kılınabildiğini söyledin? Şimdi artık kılmazlarsa veya 4 rekat yerine 2 rekat kılarlarsa, cehennemde kebap olursun. Kafana göre konuşuyorsun.” Davetçinin görevi nedir? Özendirmek, heveslendirmek mi, her koşulda yaptırtmak mı? Dışlamak, küçümsemek, bölmek mi? Takva adına. Rasulullah’ın tebliğ metoduna bakalım, onun metodunu bir kenara bırakarak nereye geldiğimizi, nereye gittiğimizi görmemiz gerekiyor. Biz saplandığımız noktada kızışıp kızışıp küllenirken, hoş görülü olmayı eşcinseller ipledi, hala uyanmadık; onun metodlarını da misyonerler kullansa, kalan gençlerimize de onlar göz dikse, uyanmak için neyi bekliyoruz?

Din katmanlı bir yapıya sahip ve görünen o ki, bu mesnetsiz kutuplaşmalarla hep en alt katmanda kalmanın mücadelesini veriyoruz.

Merve Şahinkaya / Mervenia









  • Paylaş:

BUNLARI DA İNCELEMEK İSTEYEBİLİRSİN

2 yorum

  1. Ne guzel yazmissiniz .Rabbim sesinizi geniş kitlelere ulastirsin.

    YanıtlayınSil
  2. Esselamu aleyküm hocam. Üslup ve bakış açılarını çok güzel ifade etmişsiniz. Yalnız şöyle bir problemimiz de var. Tesettürle ilgili çizilen genel kaideler bazen belirsiz ifade ediliyor. Böyle olunca da iş sadece saçı örtmekmiş gibi algılanıyor. Özellikle kıyafetlerin bolluğu konusu basortulerin rengarenk olması konusunda sıkıntı yaşanıyor. Yani belli bir renk farz değil ama suretini güzelleştiren zinet yerine geçmez mi? Bu tarafıyla ilgili ne yapabiliriz?

    YanıtlayınSil